Doğu’nun Kraliçesi: Antakya Gezi Notları

Hatay Arkeoloji Müzesi

Bu yıl Türkiye içinde yaptığım yolculuklara bir yenisini daha ekledim. ‘’Sürekli yurt dışına gidiyorsun, biraz da ülkemizin güzelliklerini anlatsana!’’ diyenler çok son zamanlarda. Ben de biraz bu yöne ağırlık vermem gerektiğini düşündüm ve Denizli’den sonra yönümü Antakya ve Adana’ya çevirdim. Hoşgörünün, çok kültürlülüğün başkenti Antakya her zaman görmek istediğim yerlerden biriydi.  Antakya gezim hem tarih, hem kültür, hem doğa hem de yerel lezzetleri keşfetmem açısından oldukça doyurucu bir gezi oldu benim için. Türkiye’nin en güney ucuna yolculuğum başladığında kafamda birçok göreceğim ve yapacağım şeyi şekillendirmiş planımı ona göre yapmıştım. İşte Antakya gezimin ayrıntıları.

Antakya Tarihi Hakkında

322-400 yılları arasında yaşayan, Antakya doğumlu ünlü Romalı tarihçi Ammianus Marcellinus’un “Dünyada hiçbir kent, ne topraklarının bereketi ne de ticaretteki zenginliği bakımından bu kenti geçemezdi.” dediği, Antik Çağ’da ‘’Doğu’nun Kraliçesi’’ olarak anılan şehir, gerçekten tarihi ile dikkat çekiyor. Antakya, bugün Türkiye’deki en kozmopolit yerleşim bölgelerinden biri kabul ediliyor. Kent, Amik Ovası’nın güneybatı kıyısında, Önasya’nın üç önemli yolunun birleştiği ve bu yolların Akdeniz’e yönlendiği noktada yer aldığı için zengin bir geçmişe sahip.
13 farklı medeniyetin izlerini bu kentte görmek mümkün. MÖ. 17. yüzyılın sonlarına kadar Mısır hâkimiyetinde kalan bölge, daha sonra sırasıyla Hitit, Asur, Babil, Pers ve Makedonların egemenliğine girmiş. Büyük İskender ile başlayan Hellenistik Dönem olarak adlandırılan, Doğu-Batı kültürel sentezlenme sürecinin yaşandığı dönemde (MÖ 330-30) Doğu’nun en önemli kültür ve siyaset merkezlerinden biri olan “Antiokheia” (Antakya), M.Ö. 300 yılında 22 Artemisios (Mayıs) günü Büyük İskender’in generallerinden, Nikator (Fatih) unvanı taşıyan Seleukos I (M.Ö. 306-281) tarafından kurulmuş.

Antakya’ya Ulaşım

Türkiye’nin en güney ili Antakya (Hatay)’a ulaşım için kara ve havayolu seçenekleriniz var. Ben kampanyalı uçak biletlerinden İstanbul- Antakya tek yön 60 TL gibi bir fiyata yolculuk yaptım. Tek yön çünkü oradan karayolu ile Adana’ya geçiş yapmayı planladım. Adana’dan sonra İstanbul’a dönüş yine tek yön 60 TL’ ye uçtum. Karayolu ile ulaşım ise İstanbul-Hatay arası 1100 km ve otobüsler ile bu yolculuk 12-13 saati bulabiliyor. O nedenle kampanyalı biletleri takip etmekte fayda var. Uçakla İstanbul- Hatay yolculuğu 1 saat 40 dakika kadar sürüyor.

Antakya Havaalanından Şehir Merkezine Ulaşım Nasıl?

Antakya (Hatay) Havaalanı şehir merkezine 25 km uzakta Amik Ovası’nın ortasına kurulmuş bir havaalanı. 2007 yılında faaliyete geçmiş. Gün içinde özellikle öğleden sonra ve akşam saatlerinde uçak inişleri artıyor. Havaalanından şehir merkezine ulaşım için Havaş’ın servislerini kullanabileceğiniz gibi araç kiralayarak kenti ve çevre yerleri gezebilir merkeze ulaşımınızı sağlayabilirsiniz. Aynı zamanda buradan İskenderun’a da servis araçları uçakların inişine göre hareket ediyor. Taksi seçeneğini düşünmeyin, ben sadece alandan Antakya-Adana yoluna gitmek için 5 km mesafeye 20 TL ödedim. Havaş’ın servisleri şehir merkezi için 13 TL fiyat alıyorlar ve yolculuk 40 dakika sürüyor.

 

Antakya’da Gezilecek Yerler

Antakya gezilecek yerler bakımından oldukça fazla alternatif sunan bir şehir. Gezinizi şehir içi ve şehir dışı olarak planlamanızda fayda var. Ben şehre geldikten sonra havaalanından araç kiraladım ve kaldığım 3 gün boyunca gitmek istediğim yerleri dolaşma imkânı buldum. Çünkü şehir dışında görülecek yerlere ulaşım biraz sıkıntılı ve uzun sürebiliyor. Dolmuşlar sizi Samandağ ilçesine veya Harbiye Şelalesi’ne götürüyor ama dediğim gibi geliş gidişlerde zaman kaybediyorsunuz.

Antakya Gezilecek Yerler (Şehir İçi)      

Kente ayak ilk bastığım andan itibaren bu çok kültürlülüğün kokusunu, izlerini hissediyorum. Kadim uygarlıklara, tarihin enteresan dönüm noktalarına şahitlik etmiş kent beni bir çırpıda içine çekiyor. Gezi planımı şehir içinde görülecek yerlere öncelik vererek yapıyorum.

Saint Pierre Kilisesi     

Şehir içinde ilk sırada görülmesi gereken yer bu kilise aslında. Buraya kilise demek ne kadar doğru bilmiyorum çünkü burası aslında 13 metre derinliğinde 9 metre genişliğinde bir mağara. Neden bu mağara bu kadar önemli? Çünkü Hz İsa’nın ölümden sonra Hristiyanlığı yayma görevini üstlenen Aziz Pierre o zaman Roma İmparatorluğu’nun bir parçası olan Antakya’ya geliyor ve halkı bu yeni dine davet ediyor. Tabi çok tanrılı dinlerin hâkim olduğu bu topraklarda dini yayma işini aleni bir şekilde yapamıyor kente gelen havariler. Bunun için gizli toplanma yerleri belirliyorlar. Kentin etrafını saran yüksek tepeler ve bu tip mağaralar bu toplanmalar için oldukça uygun. St.Pierre; Antakya‘ ya MS 29-40 tarihleri arasında gelmiş. İlk dini toplantının yapıldığı bu kilisede cemaat ilk kez  (Hıristos) Hristiyan adını almış. Bu yüzden St. Pierre Kilisesi Hristiyanlığın ilk kilisesi olarak kabul ediliyor.

Bu mağara M.S.XII-XIII. yüzyıllarda Haçlılar tarafından ön cephesine yapılan ilave inşaat ile gotik tarzda bir kilise şekline çevrilmiş. Mağaranın tabanında tahrip olmuş bir şekilde MS 4-5. yüzyıllara ait mozaik kalıntısı var. Ayrıca içeride dua bölümü için niş içinde mermer küçük St. Pierre’nin heykeli, kutsal sayılan su yerleri bulunuyor. Bu gizli toplantılar sık sık baskınlara uğradığı için cemaatin gizlice kaçmasına yarayan tünel bulunmakta. Ancak bu tünel içeride yaşanan göçükler yüzünden bugün ziyarete kapalı. 1983 yılında Papa VI. Paul  tarafından bu kilise Hristiyanlar için Haç yeri ilan edilmiş ve her yıl 29 Haziran’da Katolik Kilisesince burada bir ayin düzenlenmekteymiş. Hatay-Reyhanlı yolu 2 km yer alan kiliseye giriş müze kartlılara ücretsiz. Her gün ziyarete açık olan kilise için müze kartsızlara 15 TL.

Saint Pierre Kilisesi

Kharon Cehennem Kayıkçısı

Hazır kiliseye gelmişken hemen arkasına doğru dar patikayı tırmanmaya başlıyorum ve büyükçe bir kayanın üstüne yapılmış ama yarım kalmış Kharon Cehennem Kayıkçısı’na geliyorum. Kharon kayalara oyulmuş olan dev büst aslında. Bu kayanın hikâyesi ise şöyle. Yunan mitolojisinde adı geçen Cehennem Kayıkçısı Charonion (Kharon) kabartması, Antiochus IV Epiphanes (M.Ö. 175 – 164) zamanından günümüze kadar geldiğine inanılıyor. Kharon kabartması ilk bakıldığında bir kadın başı gibi görünmekte. Hatta baş kısmında düzgünce takılmış bir örtü benzeri oyuntu var. 4 metreye 1.5 metre boyutlarında bir insan şekli bu. Edinilen bilgilere göre Helenistik dönemde oyulmuş olan bu portre imparator Antiochos zamanında Antakya’da birçok insanın ölümüne neden olan veba salgını sırasında yapılmış. Birçok kişi hastalıktan öldükten sonra, Leios adında bir kâhin, şehre bakan yüksek bir tepede büyük bir maskenin yapılmasını istiyor ve böyle bir kabartmanın yapılması kararlaştırılıyor. Geçen zamanla birlikte veba salgının durmasıyla mitolojide Cehennem Kayıkçısı olarak bilinen kaya kabartması tamamlanamadan yarım bırakılıyor. Kayalara oyulmuş olan Kharon portresinin yüzü kuzeye dönük ve tüm Antakya şehrini görmekte. Rivayete göre kabartmanın üzerinde ölüm ile ilgili sözler varmış ancak bu sözler günümüze kadar gelemeyip tahrip olmuş. Bir söylentiye göre bu sözlerden biri de “Benim servetim ayaklarımın altındadır.” olduğudur. Bu yazı nedeniyle kabartmanın altı kısmı hazine avcıları tarafından defalarca kazılmış ancak burada servet kelimesi ile anlatılmak istenenin maddi bir servet değil büstün baktığı Antakya şehri olduğu kanısına varılmış. Zavallı insanlık diyorum içimden bu sözlerin anlamını çözemediniz mi? Her şey maddi zenginlik mi? Ama modern zamanların biz insanları için yazık olan durum bu işte.

Cehennem Kayıkçısı

Hatay Arkeoloji Müzesi

Antakya ziyaretim ikinci noktası Hatay Arkeoloji Müzesi oluyor. Saint Pierre Kilisesi’nden çıktıktan sonra Reyhanlı yönünde 500 metre sonra yeni binasında bu güzel müze beni karşılıyor. Ülkemizin tarihi zenginliklerini böylesi şık ve güzel müzelerde korunuyor olması beni fazlasıyla memnun ediyor ve koltuklarım kabararak keyifle müzeyi geziyorum. Antakya tarihine ait dönem her şeyi bulabileceğiniz müzenin tartışmasız en güzel bölümü Roma Dönemi ve Helenistik Dönem’e ait yer ve duvar mozaikleri. Evet, belki ülkemizde Gaziantep Zeugma Mozaikleri çok biliniyor ama buranın da hakkını yememek lazım diye düşünüyorum.

Hatay Arkeoloji Müzesi mozaikleri kronolojik olarak MS 2. yüzyıldan MS 6. yüzyıla kadar uzanan dört yüz yıllık dönemde üretilmiş. Tema çeşitliliği açısından çok zengin olan bu mozaiklerde mitolojik konular, çeşitli inanç ve günlük hayat unsurlarının tasvirlerinin yanı sıra geometrik ve bitkisel süslemelere de yer verilmiş. Mozaiklerin tamamı taban mozaiği aslında ve dekoratif amaç ön planda tutulmuş. Antakya ve çevresinde bulunan mozaikler hem boyutları itibariyle, hem de konu ve yapım tekniği çeşitliliği nedeniyle dünya üzerinde haklı bir üne sahip bence ama müzenin daha iyi tanıtımın yapılması gerekiyor diye düşünüyorum. Burnumuzun dibindeki bu güzelliklerin değerini bilmeliyiz. Müzeyi gezerken benden başka 4-5 kişi daha var. Bir an aklıma Berlin’deki Pergamon ve Paris’teki Louvre müzeleri geliyor. O mahşeri kalabalık ve binlerce avroluk gelirler aklıma geliyor. Müze, dini bayramların ilk günü öğlene kadar kapalı diğer günler yaz sezonu sabah 09.00-18.30 kış sezonu ise 08.00-16.30 arası ziyarete açık. Müze kartlılara ücretsiz olan Arkeoloji Müzesi için normal giriş 15 TL.

Habib-i Neccar Camii

Habibi Neccar Camii

Antakya şehir merkezinde görülecek yerlerin başında yer alan bir başka yapı Habib-i Neccar Camisi. Arkeoloji Müzesi’ndeki gezimi tamamladıktan sonra belki Antalya’yı hoşgörünün başkenti yapan bu tarihi mekânı ziyaret ediyorum. Antakya merkezinde Kurtuluş Caddesi ile Kemalpaşa Caddesi kavşağında bulunan bu tarihi mekân ilginç hikâyesi ile beni büyülüyor. Cami ismini ise MS 40’lı yıllarda yaşamış Hz. İsa’nın ilk havarilerine inanan bir Antakyalıdan almış. Hristiyanlık inancıyla tanışmadan önce birçok yerde olduğu gibi Antakya halkı putperestti. Hz. İsa’nın havarilerinden Aziz Pavlu ve Aziz Yuhanna şehre gelir ve halkı iman etmeye davet ederler. Putperest halk bu iki havariye büyük tepki gösterirler ve taşlayarak kovalarlar. Şehirde marangozluk yapan Habib-i Neccar ise bu iki havariden bir mucize ister. Eğer bu mucizeyi görürse iman edeceğini söyler.

Havariler Neccar’ın cüzzamlı oğlunu iyileştirirler ve bu mucize karşısından Neccar ilk iman edenlerden olur. Habib-i Neccar, Antakya halkına bu havarilerin yaptıklarını anlatır ve onlara imana davet eder. Öfkeli Antakya halkı bu sefer taşlayarak Habib-i Neccar’ı öldürürler. İnanışa göre buraya ilk zamanlar küçük bir ibadethane yapılır. Hatta şehirde Hristiyanlığı kabul eden iman eden ilk kişiler öldükleri zaman bu bölgeye gömülürler. Daha sonraki yüzyıllarda İslam egemenliği başlar ve buraya ilk cami yapılır. Zamanla Müslüman ve Hristiyan hâkimiyeti yaşayan bölgede cami büyük Antakya depremine kadar ayakta kalır ancak depremde yıkılan cami Osmanlı Devleti zamanında bugünkü şekliyle tekrar yapılır. Rivayete göre Habib-i Neccar’ın yaşadığı bu olay Kuran’da Yasin Süresi 13-18. ayetlerde anlatılmaktadır. İnsan, cami avlusunda dolaşırken tüm bunları öğrenince gerçekten etkileniyor. Farklı dinlere inanmış bu insanların bugün aynı noktada ibadet etmeleri bana o zaman neyi paylaşamıyoruz bu dünyada sorusunu sorduruyor. Havanın sıcaklığının da etkisiyle serin olan caminin içinde şadırvanında vakit geçiriyorum içimi kaplayan huzuru yaşamaya devam ediyorum.

Affan Kahvesi ( İnci Kıraathanesi)

Hemen Habib-i Neccar Camisi’nden çıkınca sağa dönüp cadde boyunca 300-400 metre yürüyorum ve günün yorgunluğunu güzel bir mekânda kahveyle taçlandırıyorum. Burası aslından eskiden Fransız Konsolosluk binasıymış. Fransızların bölgeden ayrılmasıyla şehrin en güzel kıraathanelerinden birine dönmüş. Arkada yer alan bahçe kısmını tavsiye ederim. Asma yapraklarının altında kahvenizi çayınızı için. Bu kahve ile ilgili Antakya yeme içme kısmında ayrıca bilgi vereceğim. Okumanızı tavsiye ederim.

Asi Nehri

Antakya şehir merkezi içinden kıvrıla kıvrıla akan Asi Nehri şehre ayrı bir hava katıyor ama zaman zaman havanın sıcaklığı ile ilgili olsa gerek kötü bir koku almıyor değilsiniz. Nehrin etrafı Antakya Belediyesi tarafından düzenlenerek kafe ve parklar yapılmış. Şehri dolaşırken dinlenmek için düşünülebilir.

Tarihi Meclis Binası

Bilindiği üzere Hatay Türkiye Cumhuriyeti’ne katılan son vilayet.1939 yılında Hatay’ın Türkiye topraklarına katılması kararı bu binada alınmış. Yeri gelmişken biraz bu konuya değinmek istiyorum. Tarihçi yanım susmuyor yine. Halkının büyük çoğunluğu Türk olan ve Misak-ı Millî sınırları içerisinde bulunan Hatay (İskenderun Sancağı), Fransa’yla 20 Ekim 1921’de imzaladığımız Ankara Antlaşması ile Türkiye sınırları dışında kalmıştır. Bölge, Suriye ile birlikte Fransız mandası altına girdikten sonra o günün şartları gereği böyle bir karar almak zorunda kalan Türkiye, Hatay’daki Türklerin haklarının korunması ve bölgeye özerklik verilmesi için gerekli ortamı hazırlayacak hükümler eklemeyi de ihmal etmemiştir. Fransa, 1935’te Suriye ve Lübnan üzerindeki mandasını(egemenliği) kaldırdı. 9 Kasım 1936’da Suriye ile bir anlaşma yaparak İskenderun dâhil bölgedeki, bütün yetki ve haklarını Suriye Hükümeti’ne devredince Türkiye bölgede yaşayan Türk halkının çokluğuna dayanarak konuyu Millet Cemiyeti’ne götürmüş ama sonuç alamamış. Daha sonraki yıllarda Avrupa’da yeni savaşın ayak sesleri duyulunca Fransa ve diğer büyük devletler tabir doğruysa kendi dertlerine düşmüşler Hatay ilk önce bağımsız cumhuriyet olmuş daha sonra bu tarihi binada alınan karar ile anavatana katılmış. Binanın öneminden dolayı Hatay’da tüm yollar bu binaya çıkıyor.  Burası şimdilerde kültür ve sanat etkinliklerine ev sahipliği yapıyor.

Hatay Cumhuriyeti Meclis Binası

Antakya Uzun Çarşı

Antakya şehri yeme içme, mutfak zenginliği bakımından da dikkate alınması gereken yerlerden biri ama bunun yanında her zaman yaptığım gibi gittiğim şehirlerde çarşı pazar gezmeyi seviyorum. Tabi Antakya gibi bir şehri ziyaret ediyorsanız Antakya, Uzun Çarşı’ya uğramadan gezinizi tamamlamayın. Habib-i Neccar Camisi’ne çok yakın olan Antakya Uzun Çarşı gerçekten adı gibi uzun ve renkli. Adeta labirenti andıran çarşıda doğal, taze Antakya mutfağına dair her şeyi bulabileceğiniz gibi ayakkabı, tekstil, mücevher bölümleri de ziyaretçilerine seçenekler sunuyor. Buradan hazır şehre geldiyseniz peynir, künefe, biberli ekmek, biber salçası, nar ekşisi, tereyağı, tel kadayıf, zahter ve şimdi daha aklıma gelmeyen bir sürü doğal lezzeti satın alabilirsiniz. Ama bu alış verişinizi şehirden ayrılmadan son saatlerinizde yaparsanız aldığını yiyecekleri bozulmadan evinize getirebilirsiniz. Yani benden küçük bir tavsiye.

 

Antakya Gezilecek Yerler ( Şehir Dışı)

Antakya şehir içinde görülecek yerleri dolaştıktan sonra şehir dışında çevre ilçeleri köyleri ziyaret edeceğiniz bir program yapmanızı tavsiye ediyorum. Antakya gibi gezilecek yerler bakımından çok seçenek sunan bir şehirde bunu yapmanız şart. Ben şöyle bir rota takip ettim: Antakya- Harbiye Şelalesi- Samandağ İlçesi- Samandağ Plajı- Titus Tünelleri- Beşikli Mağarası- Vakıflı Köyü- Hıdırbeyli (Musa’nın Ağacı) ve tekrar Antakya’ya dönüş olarak yaptım. Bu saydığım yerleri kiraladığım araç ile sabah erken yola çıkarak hepsini bir gün içinde gezme görme imkânı buldum.

Harbiye Şelalesi (Daphne-Defne)

Antakya’da ikinci günüme erken başlıyorum ve aracıma bindiğim gibi Antakya’nın yaklaşık 15 km dışında yer alan Harbiye Şelalesi’ne gittim. Burası Samandağ ilçesi yolu üzerinde ve tabelaları takip ettiğinizde çok kolay bulacağınız bir yer. Burası tam bir doğa harikası diyebilirim. Dilerseniz şelalenin serin sularına karşı yeşilliklerin arasında kahvaltı yapabilir ya da yemek yiyebilirsiniz. Yukarıdan aşağıya yaklaşık 300 metrelik bir yol ve etrafta her yerden çıkan irili ufaklı şelaleler. Tertemiz hava, ormanın içinde harika saatler geçireceğinize eminim. Burası için tavsiyem özellikle hafta sonu gidecekseniz erken saatte orada olmaya çalışın çünkü yaz aylarında özellikle ciddi kalabalık oluyor. Şimdi gelelim buranın hikâyesine.

Efsaneye göre bir gün Zeus’un oğlu Işık Tanrısı Apollon, ırmak kenarında genç ve güzel bir kız görür. Bu eşsiz güzelin adı Defne’dir. Apollon’ onunla konuşmak ister. Fakat Defne, Işık Tanrısı’nın aşkına cevap vermez ve kaçmaya başlar. O kaçar, Apollon kovalar. Çapkın Tanrı bir taraftan “Kaçma, seni seviyorum!” diye bağırır. Defne ise Tanrılarla sevişen kadınların başlarına neler geldiğini bildiği için korkuya kapılır ve kaçmaya devam eder. Apollon’a gelince, bu güzel periyi mutlaka yakalamak istemektedir. Aralarındaki mesafe gittikçe kısalır ve bir an gelir ki Defne, Apollon’un sıcak nefesini saçlarının arasında duyar. Artık kurtuluş imkânı kalmadığını anlayan Defne, birden durur ve ayağı ile toprağı kazıyarak şöyle bağırır:
“Ey toprak ana, beni ört, beni sakla, beni koru.”
Bu yalvarış üzerine Defne organlarının ağırlaştığını, odunlaştığını hisseder.  Vücudunu gri bir kabuk kaplar, kokulu saçları yapraklara dönüşür, kolları dallar halinde uzar, ayakları kök olup toprağın derinliklerine dalar, bir defne ağacına dönüşü verir. Bu manzara karşısında şaşıran Apollon, Defne’nin ağaç oluşunu hayret ve üzüntü ile seyreder. Sonra da sarılır ve sert kabukları altında hâlâ çarpmakta olan kalbinin sesini duyar ve şöyle seslenir: “Defne, bundan sonra sen, Apollon’un kutsal ağacı olacaksın. O güzel yaprakların, başımın çelengi olacak. Değerli kahramanlar, savaşlarda zafere ulaşanlar, hep senin yapraklarınla alınlarını süsleyecekler. Bu tatlı sözler üzerine Defne, dallarını eğerek Apollon’u saygı ile selamlar. İşte bu öykünün geçtiği yer bugünkü Harbiye Şelalesi’nin olduğu yer olarak düşünülüyor. İşte inanışa göre o zamandan beri genç güzel Defne’nin gözyaşları bugün hâlâ Harbiye’de şelaleleri olduğuna inanılıyor. Efsane bu inanırsınız inanmazsınız ama bir gerçek var ki burası Antakya ziyareti için asla unutulmaması gereken bir yer.

Samandağ Sahili

Harbiye Şelalesi turumdan sonra arabaya atladığım gibi 15 km ötede yer alan Türkiye’nin en uzun sahillerinden birini de barındıran Hatay’ın sahil ilçesi Samandağ’a gittim. Samandağ Sahili 16 km uzunluğunda tamamı kumdan oluşan muazzam bir plaj ve bu sahil aynı zamanda Caretta Carettaların yumurtalarını bıraktığı bir sahil. Belki bu yüzden belki başka nedenlerden olsa gerek açıkçası burada ciddi bir tesisin olmaması beni şaşırttı. Ama böyle bakir ve doğal kalması daha güzel diye düşündüm. Ayakkabılarımı çıkardım ve uzun sahilde yürüyüş yaptım. Dalgaların sesi ve ayağımın altındaki sıcak kumların tadını çıkardım.

 Vespasian-Titus Tüneli

Samandağ sahilinden 5 km kadar Çevlik yönüne sahilden devam ettiğinizde yine ülkemizin enteresan tarihi güzelliklerinden birine şahit oluyorum. Burası Turizm Bakanlığınca müze ve ören yeri yapılmış bir mekân. Önce Titus Tünelleri’nden bahsedeyim biraz. Bugünkü Antakya’nın Samandağ ilçesinde, Musa Dağı’nın güneyinde, Çevlik olarak bilinen sahil şeridine kurulmuş “Palaeopolis” olarak anılan bir kent varmış. Büyük İskender’in generallerinden Seleucus I Nicator (M.Ö.305 -281), kendisine düşen topraklarda kurduğu Helenistik Selevkos  (Diadochi) Krallığı’nın başkenti olarak burayı seçmiş ve adına da “Seleukeia Pieria” demiş bu toprakların. Denizden 300 m yüksekteki kentte, İsis-Afrodit kültüne ait bir Dor Tapınağı, agora, tiyatro ve kamu binaları bulunurmuş aşağı kent iç ve dış olmak üzere iki limana sahipmiş. Bu özelliğinden dolayı kent denizden gelecek saldırılara karşı pek de güvenli olmadığı için daha sonraları, Selevkos I. Nikator,  başkenti Antioch’a (Antakya) taşımış.

Kent bugünkü Antakya’nın olduğu yere taşınmadan önce, önemli bir sorunla karşı karşıya kalmış. Asi nehrinin Akdeniz’le kucaklaştığı kentin limanı, bugün Değirmendere diye anılan ve Musa Dağı’ndan inen derenin, özellikle sel sularıyla getirdiği alüvyonlarla dolmaktaymış. İşte M.S. 1. Yüzyılda, 1 Temmuz 69-24 Haziran 79 tarihleri arasında Roma İmparatoru olan Vespasian, limanı tehdit eden sel sularının yönünü değiştirecek “çılgın bir proje” tasarlamış. Vespasian-Titus Tüneli olarak adlandırılacak bu çılgın projede, sel sularını, limanı tehdit etmeyecek şekilde, başka bir yere akıtmak planlanmış. Böylece bir kanal inşasına girişilmiş. Kentin kuzeybatısında kuzey-güney doğrultusunda akan dere, doğal yatağından neredeyse 90 derece kaydırılmış. Binlerce köle çalıştırılarak doğaya yeniden şekil verilmiş. Bu arada Vespasian muhteşem eserinin bittiğini göremeden ölmüş. Roma tahtına, Flavius hanedanının ikinci üyesi olarak, oğlu Titus Flavius Vespasianus geçmiş. Kanalın yapımını oğul Titus sürdürmüş. Tam 10 yıl boyunca Musa Dağı’nın eteklerindeki kalker kayalar delinmiş ve toplam uzunluğu 1380 metreye varan kanal tamamlanmış. Kanalın 130 metresi, 7 metre yüksekliğinde, 6 metre genişliğinde tavanı kapalı tam bir tünel şeklinde. İşte bu inanılmaz eseri görünce insan, inandığı istediği yolda her engeli aşabilir diyorsunuz. Burada saatlerce kalıyorum ve tünelin muazzam ışık oyunlarını fotoğraflarımla ölümsüzleştiriyorum.

Beşikli Mağarası

Titus Tüneli’ni gezdikten sonra aynı bölge içinde yer alan tabelalarla gösterilmiş yaklaşık 100-150 metre ötede yer alan Beşikli Mağarası’na ulaşıyorum. Titus Tüneli’nin doğusunda yer alan mağara zamanında antik kentin Batı Nekropolü’nü oluşturan kayalara oyulmuş ve içinde mezar odaları, lahitler barındırıyor. Yöre halkının Beşikli Mağara olarak adlandırdığı kaya mezarları oldukça ünlü. Roma dönemine ait bu mezarların girişinde kayaya oyulmuş iki sütun bulunmakta. Aslında bu mezarların tam olarak kime ait olduğu bilinmiyor ancak yaygın inanış dönemin soylu bir yöneticisi ve ailesine ait olduğu yönünde. Mağaranın girişine asılmış bilgilendirici bir yazı var. Mağarayı gezdikten ve fotoğraflar çektikten sonra büyük zeytin ağacının altında biraz soluklanıyorum ve çevrede taze meyve ya da organik köy ürünleri satan köylü teyzelerden 1 TL ödeyerek güzel bir çay içiyorum.

Tünelin ve mağaranın olduğu alana giriş 8 TL ve müze kart sahiplerine ücretsiz.

Vakıflı Köyü

Mağara ve tünel ziyaretimi bitirdikten sonra tekrar Samandağ yönüne gidiyorum, amacım farklı bir köyü ziyaret etmek. Samandağ İlçesi sınırları içinde bulunan Musa Dağı eteklerinde şirin sevimli bir köy olan Vakıflı Köyü. Dar ve bozuk yollardan yaklaşık 2-3 km yol gittikten sonra yeşillikler içinde portakal ağaçlarıyla kaplanmış Türkiye’nin halkı tamamen Ermeni olan son köyü Vakıflı’ya geliyorum. Köy meydanında arabayı park ettikten sonra ağaçlar altında bulunan köy kahvesine oturuyorum. Etrafta meraklı gözler yok değil ama özellikle yaz aylarında köye birçok ziyaretçi geldiği için köylüler bu duruma alışmış. Köy kahvesinde çayımı içerken yanıma Cem isimli delikanlı geliyor ve ‘’Hoş geldiniz’’ diyor. Cem ile biraz sohbet ediyoruz. Cem köyün kalan az sayıdaki gençlerinde yağız bir Ermeni delikanlı. Biraz havadan sudan konuşuyoruz. Kendimi anlatıyorum, gezilerimden, bloğumdan bahsediyorum. Cem memnun olduğunu söylüyor. Sonra konu Türkiye’de Ermeni olmak nasıl bir duyguya geliyor. Cem kısa hayat hikâyesinden bahsediyor. Büyük dedelerinin, akrabalarından bir kısmının 1915 Tehcir Kanunu çıktıktan sonra Suriye’ye gittiğini bir kısmının ise burada kaldığını hatta bazılarının Musa Dağı’na sığındığını burayı terk etmediğinden bahsediyor. Son zamanlarda köy hakkında basında çıkan olumlu, olumsuz haberlerden konu açılıyor ama Türkiye’de Ermeni olmaktan memnun olduğunu belirtiyor Cem. Vakıflı Köyü gerçekten gerek insanları gerekse doğası ile beni büyülüyor. Çaylar arka arkaya geliyor ve biz koyu muhabbetimize devam ediyoruz. Çaylar bittikten sonra köyü dolaşmaya başlıyorum. Portakal ağaçları arasındaki güzel bakımlı bahçeli evler, köyün mezarlığı ve bu yeşillikler arasında fotoğraf çektiren yeni evli Ermeni çiftin mutlu anlarına şahit oluyorum.

Vakıflı Köyü

Musa’nın Ağacı

Vakıflı Köyü’nde keyifli anlardan sonra 2 km ötede yer alan başka bir köye Hıdırbey köyüne yol almaya başlıyorum. Dar ve bozuk köy yollarından ilerledikten sonra işte karşımda Hıdırbey köyü.  Bu köyü özel kılan şey ise tam köyün ortasında yer alan büyük çınar ağacı. İnanışa göre Hz. Hızır ile Hz. Musa’nın Samandağ’daki buluşmasından sonra birlikte Hıdırbey köyünün yanındaki Musa Dağı’na çıkmak üzere yola çıkmışlar. Hz. Musa yol boyu yürüdükten sonra Hıdırbey köyüne geldiğinde çok susamış. Hz. Musa asasını bu ağacın bulunduğu yere bıraktıktan sonra, hemen yanındaki dereye su içmeye gitmiş. Su içtikten sonra yollarına devam etmişler. Asasını suyun kenarında unuttuğunu anlayan Hz. Musa, döndüğünde ise asasının yeşerdiğini ve bir fidan hâline geldiğini görmüş. O günden bugüne, o ağaç Musa ağacı olarak bilinir olmuş. 800-1000 yaşlarında olduğu tahmin edilen ve halk arasında  2000-3000 yaşlarında olduğuna inanılan bu görkemli ağaç köyün merkezinde bulunuyor ve ağacın gövde çapı 7,50 metre. Dıştan çevresi ise yaklaşık 20 metre.  Tüm dalları ise yaklaşık 1 kilometrekare alana gölge sağlıyor. Devasa bir çınar ağacı olan Musa ağacının gölgesinde  sabah kahvaltısı yapabiliyor veya bir yorgunluk kahvesi içebiliyorsunuz. Hıdırbey köyünde dolaşmaya devam ediyorum. Köylü kadınların el emeği el işi ürünlerin ve organik köy ürünlerinin satıldığı küçük köy pazarını dolaşıyorum. Herkes güleryüzlü ve içten. Köyün ortasından geçen küçük derenin kenarında yer alan kafe ve restoranlarda gözleme, alabalık, köy kahvaltısı yapılabiliyor. Yorgunluğumu köy kahvesinde bir Türk Kahvesi ile atıyorum. Mis gibi köy havasını içime çekiyor ve dönüş yolu için hazırlıklara başlıyorum.

Musa’nın Ağacı

 

Antakya İçin Kısa Kısa

  • Şehre gitmeden mutlaka müze kart çıkartın çünkü her yere giriş müze kartla ücretsiz.
  • Şehri gezmek için 2-3 gün ayırın.
  • Araç kiralayın çevre ilçe ve köyleri gezin.
  • Uzun Çarşı’da alışveriş yapın.
  • Yerel lezzetleri tadın.
  • Affan Kahvesi’nde kahve için.
  • Şehri sonbahar veya ilkbahar aylarında ziyaret edin çünkü yazın çok sıcak.

 

Asi Nehri

Ali Rıza Öner

1976 yılında Kocaeli'nde doğdum. İlk,orta ve lise öğrenimimi Kocaeli'nde tamamladıktan sonra 1996 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümüne girdim. Tarih Bölümdeki eğitim yıllarımda gezmeye,seyahat edip farklı kültürleri tanımaya ilgi duymaya başladım. Tabi çalışmak zorundaydım yaban ellerde üniversite okurken para kazanmak zorundaydım 1997-2001 yılları arasında THY de çalıştım askerlik falan derken gördüğüm,okuduğum şeyleri anlatmayı sevdiğim için öğretmenliğe başladım. O gün bugündür anlatıyorum tecrübelerimi,bilgilerimi. Avusturya Liseliler Eğitim Vakfı (ALEV OKULLARI) da Tarih Öğretmenliği yapmaktayım. Şimdi sıra sizlere geldi. Gezmek benim tutkum istedim ki yine anlatayım bu sefer yazayım hatta.Tanımadığım sizlere. Sürçülisan edersem affedin.

Sevebilirsin...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.